|
İLMİHAL |
| Konusu : Haramlar ve Helâller İçeriği : SANAT, SPOR ve EĞLENCE Başlığı : Sanat |
| a) Kavramsal ÇerçeveSanatın anlamı kadar değeri de öteden beri tartışıl-mıştır. Basit anlatımla, ihtiyaçlar karşısında bilgi ve düşünceyi iş ile birleştirerek faydasız veya nötr şeyle-ri faydalı hale getirme faaliyeti olarak tanımlanan sa-nat, bu tanımın içeriğine göre, maddî ihtiyaçlara karşı-lık olan sanatlar (zenaat), mânevî ihtiyaçlara karşılık olan sanatlar (estetik) olmak üzere ikiye ayrılır. Bi-rinci grupta yer alan sanatlar insan vücudunun rahatını sağlamaya, daha doğrusu insanın maddî ihtiyaçlarının kolay karşılanmasına yarayan sanatlar olup, bunlara sa-dece sanat veya “zenaat” denilir. İnsanların mânevî ve estetik (bedîî) ihtiyaçlarına karşılık olan sanatlar ise mimarlık, heykeltıraşlık, resim, dans, mûsiki ve şiir-dir. İnsanda estetik heyecan uyandıran bu tür sanat dalı ve eserleri “güzel sanatlar” adını alır. Bu tanım ve bölümleme, sanatın kaynağının ihtiyaç olduğunu savunanla-ra göredir. Sanat ile zenaatın ayrı ayrı düşünülmesinin mümkün olup olmadığı tartışması bir yana, sanatın kayna-ğı tartışması hâlâ tam anlamıyla açıklığa kavuşmuş de-ğildir.Din bilginlerinin ve filozofların sanata bakışı öteden beri birbirinden farklı olagelmiş, sanat olayını değer-lendirirken lehte ve aleyhte birçok görüş ileri sürülmüş-tür. Sanatın ne olduğu, ne işe yaradığı, bir ihtiyaçtan mı kaynaklandığı yoksa ruhî, mânevî ve entelektüel bir tatmin aracı mı olduğu sorusu hâlâ doyurucu cevabına ka-vuşamamıştır. Kimileri sanatı, hayatın tekdüzeliğinden, sıkıcılığından, yaşanılan adaletsizlikten, hatta kimi za-man gerçeklerden bir kaçış olarak yorumlamışlar ve onu insanın hâlet-i rûhiyesini, doğrudan ifade edemediği dü-şünce ve duygularını ifade ediş yolu olarak görmüşlerdir. Sanatı ahlâksızlıkla eşitleyen, ikisini aynı görenler ol-duğu gibi, değişik mülâhazalarla devletin de zaman zaman sanatı kontrol altında tutma ve sansür etme ihtiyacını duyduğu görülmektedir. Lehinde ve aleyhinde çok şey söy-lenen “Sanat nedir?” sorusuna “Sanat sanattır” cevabını verenler ise, sanata ilişkin soru ve sorunların çözümsüz-lüğünü veya henüz bu hususta doyurucu cevaplarının olma-dığı izlenimini veren bu cevaplarıyla, bir bakıma sorudan kaçmışlardır.Birçok konuda olduğu gibi, sanat hakkında da sırf sa-nat olması yönüyle olumlu ya da olumsuz bir değer yargı-sına varmak doğru değildir. Sanatı gerek fert gerekse toplum vicdanında bırakacağı etki ile yol açacağı olumlu veya olumsuz sonuçlarla birlikte değerlendirmek belki mümkün olabilir. Fakat, bir sanat eserinin veya estetik objesinin, uyandıracağı etki ve izlenimlerin kişiden kişiye değişmesi, yani bazı kişilerin iç dünyasında o-lumlu, bir başka kişide tam tersi etki ve izlenimler uyandırması mümkündür. O halde sanatın, tek tek kişiler-de uyandıracağı etki ve izlenimle değerlendirilmesi ob-jektif ve genel geçer olmayacaktır. Bu konuda, açık ve sınırları belirli ve nisbeten objektif ölçülerden hare-ket edilecek olursa, bir toplumun inanç ve ahlâk ilkele-rine aykırı olmayan, onlarla çatışmayan sanat eserinin o toplum açısından olumlu sayılması mümkün olur. Bu yakla-şım tarzının sanatın evrensel dil olması özelliğini i-kinci plana ittiği ileri sürülebilir. Bununla birlikte unutmamak gerekir ki, sanat önce millîdir, sonra evren-seldir. Her sanat eserinin, onu meydana getiren sanatkâ-rın hayata bakışının izlerini taşıyacağı açıktır ve bu zaten doğaldır. O halde sanat hakkında mutlak olarak iyidir ya da kötüdür denilemez. Yalnızca sanatın türü ve vücuda getirilen sanat eseri hakkında bir yargıya varı-labilir.Müslüman bilginlerin sanat hakkındaki yaklaşımlarının da genel çizgileri bakımından bu bakış açısına uygun olduğu söylenebilir. Bir kere İslâm’ın Peygamber’i, sa-nat ve eğlenceye savaş açmış değildir. Aksine, Hz. Peygamber bunun meşrû ölçüler dahilinde yapılmasını tavsiye etmiştir. “Allah güzeldir, güzeli sever” diye hemen her hususa tatbik imkânı bulunan bir ölçü getiren bir kimse-nin sanata ve estetik güzelliğe karşı olması veya bîgâne kalması düşünülemez. Öyleyse İslâmî açıdan getirilebile-cek ölçü şu olmalıdır: Sanat ile inanç-ahlâk prensipleri arasındaki denge korunduğu, dinin temel ilkeleri, inanç ve ahlâk esasları ihlâl edilmediği sürece sanat meşrûdur. Hatta, sanatın evrensel bir dil olduğu da düşünülürse, evrensel insanî değerlerin ve ahlâk prensiplerinin anla-tılmasına hizmet etmeyi hedefleyen ve tevhid inancına ters düşmeyen sanat teşvik edilmeli ve özendirilmelidir.Dini anlamada ve anlatmada sembollerin önemli bir yeri olduğu da göz önüne alınırsa, sanatın bu amaca hizmet ede-cek bir espriyle ele alınması mümkün olabilir. Tabii ki bu düşüncenin, “Sanat sanattır”, “Sanat sanat içindir” di-yenler, ya da “Sanatın ahlâkı ve mesajı olamaz”, “Sanatın sanat oluştan başka bir şey anlatması beklenemez” diyenlerce kabul edilmemesi de oldukça doğaldır.Sanata, Tolstoy’un da iddia ettiği gibi, ortak insanî değerleri ve herkesin Tanrı’dan geldiğini yayma gibi bir görev yüklenirse, herkesçe kolay anlaşılır bir dil olan sanat ahlâkî formül ve öğütlerin âciz kaldığı noktalarda bir ahlâk aracı olabilir.Sanat nereden doğmuştur? Sanatın insanın bir ihtiya-cını karşılamak gibi bir işlevi var mıdır? gibi sorula-rın uzlaşılabilir bir cevaba kavuşturulabilmesi elbette kolay değildir. Ancak zenaat ile sanat arasında eğer bir ilişki kurulabiliyorsa, başka bir deyişle, hiç değilse bazı sanatlar açısından, zenaat sanatın bir önceki mer-halesi olarak kabul edilebilirse, sanatın insanın este-tik beğenisi kadar zenaattan da kaynaklandığı söylenebi-lir.Sanat, çeşitli noktalardan bir bölümlemeye tâbi tu-tulmuş ve bu bölümlemelerde yer alan türler zaman içeri-sinde değişiklik göstermiştir. Meselâ güzel sanatlar deyince önceleri genelde “mimarlık, heykeltıraşlık, re-sim, müzik” ve “şiir” akla gelirken sonraları bunlara daha başka türler de eklenmiştir. Şu var ki sınıflama ve bölümlemeler nasıl olursa olsun İslâm’ın sanata bakışı, daima bununla inanç ve ahlâk prensipleri arasındaki uyum veya uyumsuzluğa göre tesbit edilebilir. Bu itibarla, sanatın dinî açıdan hükmü, kullanım amacına, tarzına, dinin ilke ve hükümlerine aykırı olup olmamasına göre farklılık gösterebilecektir. Cinsî tahrike sebep olan, insanların cinsî duygularını, kadın ve erkeğin cinsî cazibesini sömürü aracı olarak kullanan, insanları kötü-ye, yanlışa ve çirkine yönlendiren, psikolojik bozukluk ve anormallikleri yaygınlaştırmaya çalışan, kavgayı ve bağnazlığı kışkırtan, Allah’ın birliği ve aşkınlığı i-nancına aykırı bulunan davranış, şekil ve usullerin sa-nat adı altında da yapılsa, dinen doğru görülmeyeceği açıktır. Zaten bu alanda din ile selim akıl ve fıtrat tam bir uyum içerisindedir.b) Resim ve HeykelKlasik literatürde, resim ve heykel konusunda getiri-len hükümler, büyük çoğunlukla “sûret” ve aynı kökten türeyen “tasvir” tabirleri etrafında cereyan ettiği için biz resim ve heykel konusunu “sûret” kavramı üzerinde yapacağımız çözümlemeyle açıklamak istiyoruz.Sûret, Arapça’da daha çok “şekil, biçim, görünüş ve resim” anlamında kullanılmaktadır. Timsâl kelimesi de anlam bakımından sûrete yakındır. Sûret ile timsal keli-melerini eş anlamlı görenler bulunduğu gibi, bazı hadislerde sûret kelimesi yer yer timsal kelimesinin eş an-lamlısı olarak kullanılmıştır. Bununla birlikte genelde dilciler, sûreti iki kısımda değerlendirerek, birincisi-nin gölgeli sûretler (timsal=heykel), ikincisinin ise resmedilen, çizimlenen diğer şeyler olduğunu belirtmiş-lerdir. Meselâ “Sizi yarattık, sonra tasvir ettik” (el-A‘râf 7/11) âyeti için getirilen yorumlardan birisi “Ön-ce ruhlarınızı yarattık sonra bedenlerinizi şekillendir-dik” tarzındadır. Bazı hadislerde de sûret kelimesi, insanın dış görünüşü ve şekli anlamında kullanılmıştır (sûret kelimesinin bu anlamda kullanıldığı diğer hadisler için bk. İbn Mâce, “Rü’yâ”, 2; Müsned, II, 118). Sûret ta-birinin, ruh sahibi veya ruhsuz bütün şeyleri içine al-dığı, timsalin ise yalnızca ruh sahibi şeylere mahsus olduğu da ifade edilmektedir. Buna göre sûret kelimesini kendisine bir şekil verilmiş ve biçimlendirilmiş şey (resim ve heykel) anlamında anlamak daha doğru olacaktır. Bazı âyetlerde (Âl-i İmrân 3/6; el-A‘râf 7/11; el-Mü’min 40/64; et-Tegabün 64/3), tasvîr (savvere) kelimesi “şekil ve biçim vermek”, bazı yorumlara göre, biçimin dışında başka “mânevî özelliklerle bezemek” anlamında kullanılmıştır. Bu bakımdan, sûret kelimesinin fiil masdarı olan tasvir kelimesini sırf bugün anlaşıldığı mânada “resmetme” ya da “çizim” olarak anlamak doğru olmayıp, hem çizim (resim) ve hem de bir maddeye şekil ve biçim verme anlamlarını içine alacak bir genişlikle anlamak daha uygundur. Aynı şekilde, aynı kökten türemiş olan tesâvîr kelimesi genelde “resim” mânasında kullanılmakla birlikte “heykel” anlamına da gelmektedir. Allah’ın, Kur’an’da kendisini “biçim veren” (musavvir) (el-Haşr 59/24) olarak vasıflaması ve bu ifadenin müfessirler ta-rafından “yaratıcı” mânasında yorumlanmış olması da yu-karıda verilen anlamı desteklemektedir.Sûret kelimesi Kur’an’da, biri tekil ikisi çoğul ol-mak üzere üç yerde geçmekte ve genelde insanın biçim ve şekli olarak yorumlanmaktadır. Kur’an’da “timsâl” (çoğu-lu temâsîl) kelimesi de iki yerde ve çoğul olarak “temâsîl” şeklinde geçmektedir. Bu âyetlerden birinin anlamı şöyledir: “İbrâhim, babasına ve kavmine ‘Nedir bu tapındığınız heykeller (temâsîl)!’ demişti” (el-Enbiyâ 21/52). Diğer âyette ise Süleyman’a timsaller yapıldı-ğından bahsedilir (Sebe’ 34/13). Bu ikinci âyette geçen timsallerin anlamı konusunda getirilen yorumlardan biri, bunların, meleklerin, peygamberlerin ve sâlih kişilerin heykelleri (ya da resimleri; suver) diğeri de Süleyman’ın tahtının ve basamaklarının üzerinde bulunan tavus ve doğan gibi kuşların sûretleri olduğu şeklindedir.Birçok âyette “yarattı” anlamında yorumlanan “savvere” fiili geçmekte olup, bu hususla resim yapma arasında doğ-rudan bir ilişki kurmak pek mümkün gözükmemektedir. Bu-nunla beraber bazı hadislerde, insan görünümünün resmini çizenler Allah’ın taklitçisi (tanrılık özentisi içinde o-lanlar) olarak telakki edilip bu yüzden cezaya mâruz kala-cakları ifade edildiğinden, İslâm’daki resim yasağının Kur’ân-ı Kerîm’den kaynaklandığını düşünenler olmuştur. Fakat bu husus aslında, resim yasağını Kur’an’a dayandır-mak için pek yeterli görünmemektedir. Zira bu anlayış ha-disin vârit olduğu dönemin şartlarından soyutlanarak ge-nelleştirilmeye çalışılırsa, bugün teknolojide kullanıl-maya başlayan ve teknik köle diyebileceğimiz robotların yapılmasının ve kullanılmasının da yasak ve haram olduğu-nu söylemek gerekecektir. Bu itibarla resim yasağının da-ha ziyade sünnetle konulduğunu kabul etmek ve yasaklanma sebebini başka gerekçelerle izaha çalışmak daha doğru gö-rünmektedir.Sûret yasağının dayandırıldığı belli başlı rivayetler şöyle sıralanabilir:a) Hz. Âişe’nin naklettiğine göre Hz. Peygamber, e-vinde üzerinde salîb (Îsâ’nın çarmıha geriliş sahnesini tasvir eden resim) bulunan her şeyi kırmıştır (Buhârî, “Libâs”, 90).b) “Kıyamet gününde en şiddetli azaba mâruz kalacak o-lanlar musavvirlerdir” (Buhârî, “Libâs”, 89).c) “Bu sûretleri yapanlara kıyamet gününde ‘Yarattıkla-rınıza can verin’ denilerek azap edilecektir” (Buhârî, “Li-bâs”, 89).d) Hz. Âişe’den rivayet edildiğine göre, Âişe bir de-fasında üzerinde (hayvan) resimleri bulunan bir minder almıştı. Hz. Peygamber bunu görünce kapının önünde bek-ledi ve içeri girmedi. Hz. Âişe, Resûl-i Ekrem’in yüzün-de hoşnutsuzluk işaretlerini görünce, “Yâ Resûlallah! Allah’tan ve Allah’ın Resulü’nden bağışlanma dilerim. Bir kusur mu işledim?” dedi. Hz. Peygamber, üzerinde resim bulunan minderi göstererek “Şu minderin burada işi ne?” buyurdu. Âişe “Yâ Resûlallah! Onu, kâh oturasın, kâh yaslanasın diye senin için satın almıştım” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Bu resimleri yapanlara kı-yamet gününde azap edilir ve onlara ‘Hadi bakalım, yaptığı-nız şu sûretlere bir de can verin’ denilir. İçinde resimler bulunan eve melekler girmez” (Buhârî, “Libâs”, 95; hadisin şerhi için bk. İbn Hacer, Fethu’l-bârî, V, 228-229; Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, VI, 414).e) “Melekler, içerisinde köpek ve tesâvîr bulunan eve girmezler” (Buhârî, “Libâs”, 88).f) “Melekler, içerisinde sûret bulunan eve girmezler; kumaş üzerindeki desen ve nakış müstesna” (Buhârî, “Libâs”, 92).g) Hz. Âişe kendi oturduğu evin sofasına üzerinde timsaller bulunan bir perde çekmişti. Hz. Peygamber se-ferden döndüğünde bunu görünce “Kıyamet gününde en şid-detli azaba çarptırılacak olanlar Allah’ın yaratmasına ben-zemeye çalışanlardır” buyurdu. Âişe, sonra bu perdeden bir veya iki yastık yaptıklarını söylemiştir (Buhârî, “Libâs”, 91).h) Hz. Âişe’nin, üzerinde tasvirler bulunan bir per-desi vardı ve bunu odasının bir tarafına çekmişti. Hz. Peygamber bunu görünce, Hz. Âişe’ye “Şu perdeyi karşımdan kaldır; üzerindeki tasvirler namazda iken hep bana görünüp duruyor” demiştir (Buhârî, “Libâs”, 93).Gerek Buhârî’deki metinde gerekse Nesâî’nin rivaye-tinde, Hz. Peygamber’in söz konusu tasvirler yüzünden namazı yeniden kıldığına dair bir kayıt bulunmadığı için evde sûret bulunmasının yalnızca mekruh olduğu, namazın sıhhatine bir zarar vermediği söylenmiştir. Bu hadisten ilk bakışta anlaşılan husus, üzerinde resim bulunan per-denin sırf namazdaki huşûu bozduğu için hoş karşılanma-dığıdır.ı) Hz. Âişe’nin, üzerinde kuş resmi (timsal) bulunan bir perdesi vardı ve eve girenin ilk önce göreceği bir yere asılmıştı. Hz. Peygamber bunu görünce, “Âişe, şu perdenin yerini değiştir. Eve girip hemen onu görünce dünyayı hatırlıyorum” demiştir (Müslim, “Libâs”, 88).j) Hz. Âişe’nin bebek ve kanatlı at şekillerinde o-yuncaklarının bulunduğu, Hz. Peygamber’in bunları gördü-ğü ve tebessümle karşıladığı rivayet edilir (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 62).k) Rivayet edildiğine göre, İbn Abbas’a bir tasvirci müracaat ederek, “Ben, şu gördüğün tasvirleri yaparak (resim çizerek) geçinirim. Bu hususta bana fetva ver!” dedi. İbn Abbas, adamın kendine iyice yaklaşmasını istedikten sonra elini adamın başı üzerine koyarak “Bak ben şimdi sana Resûlullah’tan duyduğum bir hadisi haber ve-receğim. Hz. Peygamber, “Her resim yapan (musavvir) cehen-nemdedir ve Allah, yaptığı resime ruh üfleyinceye kadar bu adama azap eder. Ruh üflemesi de zaten mümkün değildir” buyurdu. Adam bu sözler üzerine dehşete kapılınca İbn Abbas devamla, “Eğer sen sanatına devam etmek mecburiye-tinde isen ağacı ve ruh taşımayan şeyleri resimle” (Buhârî, “Büyû‘“, 104; Müslim, “Libâs”, 99).İbn Abbas’ın bu fetvasının delili olarak Ebû Hüreyre’nin şu rivayeti gösterilmektedir: Bir keresinde Cibrîl Hz. Peygamber’in yanına girmek için ondan izin is-temişti. Resûlullah izin verdiği halde Cibrîl içeri gir-memiş ve şöyle demiştir: “İçerisinde birtakım at ve in-san timsallerinin bulunduğu perde asılı olan bir eve ben nasıl girerim? Bu resimlerin ya başlarını koparmalı veya bu perdeyi yere sermelisiniz. Biz melekler içinde timsal olan eve girmeyiz” (Tahâvî, Me‘âni’l-âsâr, IV, 287).Büyük bir muhaddis ve Hanefî fakihlerinin ileri ge-lenlerinden olan Tahâvî bu hadisi naklettikten sonra şu yorumu yapmıştır: Bu hadisin zâhirinden, başı koparıl-mış ruh sahibi canlının timsalinin mubah olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre, bu hadis ruh sahibi olmayan şeylerin tasvirinin mubah olduğuna ve görünüm itibariy-le ruh taşıması mümkün olmayan canlıların yasak kapsa-mından çıktığına delâlet etmektedir (Tahâvî, Me‘âni’l-âsâr, IV, 287).Mâlikî fakihlerden İbnü’l-Arabî, sûret yasağı ile il-gili bütün rivayetlerden hareketle, bu konudaki hükmü şöyle özetlemektedir: Eğer yapılan sûretler heykel tü-ründe (ecsâd) ise bunun haram olduğunda icmâ vardır. An-cak, kumaşta bir desen ve nakış şeklinde (rakm) ise bu hususta dört görüş bulunmaktadır. Bu görüşlerden birin-cisine göre, hadiste geçen “kumaş üzerindeki nakış müs-tesna” kaydından hareketle kumaş üzerindeki resim, desen ve nakış câizdir. İkinci görüş ilgili diğer hadislerin genel muhtevasından hareketle yasaktır. Resime bir kayıt getiren üçüncü görüşe göre ise, eğer resim, şekil ve görünüm itibariyle kesintisiz ve kendi başına durabile-cek biçimde ise yasaktır. Şayet, bu resmin bütünlüğü bozulursa câizdir. Diğer görüşe göre ise resim, duvara veya yüksek bir yere asılırsa yasak, yere sermede olduğu gibi, önem verilmeksizin kullanılacak eşya üzerinde bu-lunuyorsa câizdir (İbnü’l-Arabî, Ârizatü’l-ahvezî, VII, 253).Şâfiî fakihlerden Nevevî ise, tasvir işinin hükmüne ilişkin olarak, hadislerde söz konusu edilen ağır teh-ditlerden ve Allah’ın yaratmasına benzemeye çalışma an-lamı taşıdığından hareketle, ne ile yapıldığına ve ne üzerinde olduğuna (kumaş, yaygı, para, kap, duvar vb.) bakılmaksızın, canlı (insan ve hayvan) sûretini tasvir etmenin haram ve büyük günahlardan olduğunu söylemiş; ağaç, dağ, deve semeri gibi şeyleri tasvir etmenin ise haram olmadığını belirtmiştir. Üzerinde canlı sûretleri bulunan şeyleri kullanmanın hükmünün ise, bu eşyanın nerede ve nasıl kullanılacağına bağlı olduğunu ifade etmiş ve bu sûretlerin, -duvara asılması ve giyilen bir elbisede olması gibi- önemsenmemiş sayılamayacak bir konumda kullanılmasının haram olduğunu; yere serilip çiğnenen bir yaygı veya minder üzerinde bulunmasının ise, -rahmet meleklerinin içeri girmesine engel teşkil edip etmeyeceği tartışılmakla birlikte- haram olmadığını söylemiştir. Nevevî devamla zikredilen bu hükmün hem gölgeli hem de gölgesiz sûretler için geçerli olduğunu söylemiştir. Nevevî’nin zikrettiğine göre, bazı Selef bilginleri hadislerde söz konusu edilen yasağın yalnızca gölgeli sûretler için geçerli olduğunu, gölgesiz sûret-leri yapmada bir sakınca bulunmadığını ileri sürmüşlerdir (Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim, XIV, 81-82).Bilginler, insan ve hayvan gibi canlılar dışındaki varlıkların resimlerinin yapılmasının, bundan kazanç elde edilmesinin câiz olduğunu söylerken, birçok hadiste kıyamet günü musavvirlere söyleneceği belirtilen “Hadi bakalım, yarattıklarınıza bir de can verin” ifadesinden ve İbn Abbas’ın yukarıda zikredilen fetvasından hareket etmişlerdir. Şu kadar var ki, bu konudaki deliller dik-katle incelendiğinde, hadislerde geçen şiddetli tehdit-lerin, tapınmak için veya yaratma hususunda Allah ile boy ölçüşme kastıyla resim ya da heykel yapanlara iliş-kin olduğu sonucuna ulaşmak mümkündür. Zira bu amaçla yapılmayan mâsum resimler için bu tehditler oldukça a-ğırdır. Nitekim, konuya ilişkin hadislerin kronolojisi de tehditlerin gitgide azaldığını göstermektedir.Bilginlerin çoğunluğu çocuk oyuncaklarının yasak kap-samı dışında kaldığını ifade etmişlerdir.Öte yandan âlimler, Hz. Süleyman’ın dininde, timsal (heykel veya resim) yapımının serbest olmasıyla İslâm’da sûretin yasaklanmış olması arasını telif için Süley-man’ın dininde bunun yasaklanmadığına, hatta buna izin verildiğine işaret etmişlerdir. Meselâ Zemahşerî, sûret ve timsal yapımının zulüm ve zina gibi aklen çirkin ol-madığını ve hükmünün şeriatlara göre değişebileceğini belirtmiştir.İslâm’da sûretin yasaklanmasının gerekçesi olarak, Hz. Peygamber’in, “Allah, sûret yapanlara, yaptıkları sû-retlere ruh üfleyinceye kadar azap edecektir. Ruh üflemele-ri de zaten mümkün değildir” ve “Kıyamet gününde en şiddet-li azaba çarptırılacak olanlar Allah’ın yaratmasına -yarattıklarına- benzemeye çalışanlardır” gibi hadislerden hareketle, ‘yaratma hususunda Allah’a benzemeye çalışma’ hususu gösterilmiştir. Bu gerekçelendirme yanlış olma-makla birlikte öyle görünüyor ki, sûret yasağının asıl illeti, İbnü’l-Arabî’nin de isabetle belirttiği gibi şudur: Câhiliye Arapları’nın putlara tapma âdetleri var-dı ve bu putları kendi elleriyle tasvir edip sonra bun-lara tapıyorlardı. İslâmiyet, puta tapmaya vesile olan şeyleri kaldırmak suretiyle tevhid sisteminin korunma-sında titizlik göstermiştir (İbnü’l-Arabî, Ahkâmü’l-Kur’ân, IV, 1599-1602). Buna o dönemde haçın hıristiyanların hayatındaki konumunu da eklemek gerekir. Bu itibarla, resim ve timsal hakkında vârit olan yasaklamanın ana sebebinin, bunlara tapınma endişesi olduğu söylenebilir. İslâm dini, tevhid dinidir. Araplar, kendi elleriyle çizdikleri ve şekillendirdikleri resimlere ve putlara tapıyorlardı. Hz. Peygamber, Araplar yeniden eski alışkanlıklarına döner endişesiyle, bu alışkanlık-ları hatırlatan resimleri ve sûretleri de yasaklamayı uygun bulmuştur. Nitekim, benzer bir uygulamaya, şarabın kesinlikle yasaklanmasından sonra rastlanır. Resûlullah normalde kullanılmalarında bir sakınca olmadığı halde, şarap yasağından sonra Araplar’ın içerisine şarap koy-dukları dübbâ ve nakîr gibi özel isimlerle anılan şarap kaplarının kullanılmasını da yasaklamıştı. Hz. Peygamber bu metotla Araplar’a eski alışkanlıklarını hatırlatacak şeyleri de sedd-i zerîa kabilinden olmak üzere yasakla-mıştır. Resim ve timsal yasağının da bu çerçevede değerlendirilmesi ve bu yolla tevhid inancını her ne su-retle olursa olsun şirk bulaşığından arındırma amacı güdüldüğünün söylenmesi mümkündür.Bazı bilginlerin, resim hakkında şiddetli tehdit içe-ren yasaklamaların İslâm’ın ilk dönemlerinde olduğu, sonra bu tehdidin gitgide hafiflediği şeklindeki açıkla-maları da, yasak sebebinin biraz önce bahsedilen endişe olduğu hususunu desteklemektedir.Sonuç olarak söylemek gerekirse, bilginler ağaç, dağ, taş gibi manzara resimlerinin çizilmesinin ve kullanıl-masının, aynı şekilde insan bedenini tam olarak yansıt-mayan sûretin mubah olduğunu ifade etmişlerdir. Nevevî gibi bir kısım âlimlerin, üzerinde canlı resmi bulunan kumaşların, yaygı, sofra bezi gibi amaçlarla kullanıla-bileceği, Tîbî gibi diğer bazılarının ise, bunların mut-lak surette mubah olduğu şeklindeki açıklamaları göz önüne alınınca; artık günümüzde resim yapmanın ve resim-li eşya kullanmanın, tevhid inancına aykırı bir sonuca götürme durumu veya endişesi olmadığı sürece, ilk dönem-ler hakkındaki yasağın kapsamına girmediğinin ve dolayı-sıyla haram olmadığının ifade edilmesiyle yeni bir şey söylenilmiş olmayacaktır.Üzerinde Resim ve Sûret Bulunan Eşyayı Kullanmak. Ha-nefîler, üzerinde insan veya hayvan resmi bulunan yaygı üzerinde namaz kılmada bir sakınca olmadığını belirtmiş-lerdir. Çünkü, resimli yaygının ayaklar altına alınması, resimlere değer vermeme anlamındadır. Ancak, resime iba-det etmeye benzeyeceği için yaygıdaki resimler üzerine secde edilmemesi tavsiye edilmiştir. Yine bu resimler (sûret veya tesâvîr), baş hizasından daha yukarıda, kişi-nin hizasında ve önünde asılı olarak bulunurken namaz kılmanın mekruh olduğu söylenmiştir. Resimler, kişinin arkasında veya ayakları altında ise, namaz mekruh olma-yıp, resimlerin evde bulundurulmuş olması mekruhtur. Evde resim bulundurmanın mekruh olmasının gerekçesi ise, Cebrâil’in, “Ben içerisinde köpek veya sûret bulunan eve girmem” sözüdür.Resimli elbise giymek mekruh görülmekle birlikte, bu elbise içinde kılınan namaz sahihtir. Fakat ihtiyaten yeniden kılınması uygundur (Mergýnânî, el-Hidâye, I, 362-364). Hanbelîler de üzerinde canlı resimleri bulunan el-bise giymenin haram olmayıp mekruh olduğunu belirtmiş-lerdir (İbn Kudâme, el-Mugnî, I, 590).İlk bakışta dikkati çekmeyecek derecede küçük olan resimlerin bulundurulmasında ve kullanılmasında da bir sakınca yoktur. Nitekim, Ebû Mûsâ’nın üzerinde iki siv-risinek resmi bulunan bir yüzüğü olduğu, İbn Abbas’ın da küçük resimlerle donatılmış bir kanunu (ocak benzeri bir şey) olduğu nakledilmektedir.Abdürrezzâk, İbn Abbas’ın, içerisinde sûret bulunan kilisede namaz kılmayı kerih gördüğünü, Hz. Ömer Şam’a gittiğinde hıristiyanların ileri gelenlerinden birinin Ömer için yemek hazırlatıp davet ettiğini, Ömer’in de, “Biz sizin kiliselerinize girmeyiz; çünkü oralarda sû-retler vardır” diyerek bu daveti geri çevirdiğini nak-letmektedir. Râvi, Hz. Ömer’in “sûret” sözüyle timsali kastettiğini belirtmiştir (Buhârî, “Salât”, 54).Resimli Eşyanın Alım Satımı. Bilginlerin çoğunluğu, Hz. Âişe’nin satın aldığı resimli minderi Hz. Peygamber’in iade ettirmeyerek, şeklini ve konumunu değiştir-mek suretiyle başka bir amaçla kullanılmasına izin vermesinden hareketle, resimli eşyanın satımının câiz oldu-ğunu söylemişlerdir.Zâhirî mezhebinin ünlü fakihi İbn Hazm, çocuk oyun-cakları dışında bütün sûretlerin satımının haram olduğu-nu ifade etmektedir (İbn Hazm, el-Muhallâ, IX, 25). Ancak İbn Hazm’ın resimli kumaşın satımını câiz gördüğü hatır-lanırsa, burada sûretten maksadın heykel türü şeyler olduğu söylenebilir.Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, İslâm öncesi dö-nem Araplar’ı da tek yaratıcı olan Allah’a inanmakla birlikte O’na, araya vasıtalar koyarak ulaşabileceklerini düşünüyor, bunun için de çoğu insan sûre-tindeki çeşitli resim ve heykelleri (put) aracı-tanrı kabul ediyorlardı. Başlangıçta insanın estetik duygusu-nun, yaratıcı düşünce ve hayal gücünün eseri gibi gözü-ken bu sûret ve heykeller soyut tanrı kavramına ulaşmak-ta zorlanan kişiler için giderek basit görünüm ve yapı-sından çıkıp madde ötesi güçleri temsil etmeye, hatta insanın tapınma ihtiyacını karşılayacak ölçüde kutsallık taşımaya başlamıştır. İslâm bu beşerî yanılgının çok yoğun olduğu bir dönem ve toplulukta ortaya çıktığı ve Allah’tan başka hiçbir yaratıcının ve mutlak güç sahibi-nin olmadığı (tevhid) fikrini tebliğinin odak noktası yaptığı için, haliyle insanları tevhid akîdesinden uzak-laştıracak, şirke bulaştıracak her türlü tehlike karşısında da çok temkinli davranmış, titizlik göstermiştir. Hz. Peygamber’in sûret ve timsal konusunda gösterdiği hassasiyet de bu yüzdendir. Ancak, naslardaki tasvir ile ilgili yasaklayıcı ve tehditkâr ifadelerde İslâm tebli-ğinin ileri dönemlerine doğru azalma görüldüğü gibi, müslümanların bu ilkel yanılgıdan iyice uzaklaşması ve bu yönüyle şirke bulaşma tehlikesinin azalmasına paralel olarak İslâm âlimlerinin de resim ve sûretler konusunda daha müsamahakâr davranmaya başladıkları görülmektedir. Heykel konusunda daha katı davranılması da yine bu anla-yışın sonucudur. Böyle olunca, burada yasaklanan şey, resim ve sûretin bizzat kendisi olmayıp, bunların kişileri şirke götürmesi, kutsallık ve tapınma aracı yapıl-ması durumudur. Zaten dinde haram ve helâle konu olan şeyin eşya (a‘yân) değil de fiiller (ef‘âl) olduğu söyle-nirken de bu ifade edilmek istenir. O halde anılan endi-şe ve tehlikenin mevcudiyeti oranınca yasak oluş hükmü-nün varlığını koruyacağı, bunun bulunmayıp daha çok bir ihtiyacın, estetik duygunun ifadesi olduğu durumlarda ise bu tür faaliyetleri aslî hükmü olan “mubah” çerçeve-sinde değerlendirmenin uygun olacağı söylenebilir.Öte yandan, resim çizme ve heykel yapma bazı İslâm bilginlerince bir bakıma Allah’ın yaratıcılığına özenme, fikrî planda da olsa O’nun tek yaratıcılığını gölgeleme olarak değerlendirilmiş ve bu gerekçe ile doğru görülmemiştir. Gerçekten de şekillendirme yeteneğine, keşif ve sanat gücüne sahip kimselerin bu gücü kendilerinden bi-lip kibir ve gurura kapılmaları ne kadar yanlış ise, bu kabiliyeti Allah’ın lutfu olarak görmek de o kadar isa-betli ve gerçek olacaktır. Yukarıda zikredilen yasaklama gerekçesi böyle bir açıklamaya tâbi tutulduğunda, günü-müzdeki fotoğrafın, kamera, video ve diğer teknik araç-larla ekrana, sahneye yansıtılan görüntülerin klasik literatürdeki “tasvir” kapsamında düşünülmemesi gerekir. Çünkü bunlar olmayan bir varlığın hayal gücüne dayanarak şekillendirilmesi olmayıp aksine, mevcut varlıkların teknik cihazlarla kaydedilip tekrar görüntüye gelmesi-dir. Bunlar belki de insan ve diğer varlıkların görüntü-lerinin suya, aynaya yansıması grubunda mütalaa edilebi-lir. Böyle olunca, fotoğraf ve filimlerde yer alan tema ve görüntünün, dinin inanç ve ahlâk esaslarını ihlâl etmemesi, cinsî tahrike, bozgunculuk ve fitneye yol aç-maması gibi şartlar üzerinde öncelikle durulması gere-kir. Haliyle bu şartlar da, fotoğraf ve filmin kendisi-nin meşrûluğundan çok kullanım tarz ve amacıyla ilgili olarak getirilebilecek sınırlamalardır.c) Müzikİslâm, gerek inanç ve ibadet esasları, gerekse hukuk ve ahlâk ilkeleri itibariyle, fert ve toplum olarak in-sanın yaratılışına uygundur. İslâm, insanın yapısına, fıtratına uygun bir din olduğu için, fıtrat gereği olan ihtiyaç ve arzularının karşılanmasına ve tatmin edilme-sine önem vereceği açıktır. Bu itibarla, tıpkı insanın yeme içme ve cinsel ilişki gibi maddî/bedensel ihtiyaç ve isteklerini karşılamasının mubah hatta bazı durumlar-da vâcip olması gibi, ruhî-mânevî, bedîî-estetik ihtiyaç ve arzularını karşılaması da aynı şekilde mubah olması gerektir.Müzik genel olarak vokal veya enstrümantal ses ve tonların bir araya getirilmesinden oluşan bir sanattır. Yunan dilinden Arapça’ya geçen mûsiki kelimesinin yerini tutacak bir Arapça kelime yoktur. Meselâ, Arapça’daki “gınâ” kelimesi, yalnızca şarkı söylemeyi, “semâ” keli-mesi ise sadece dinlemeyi ifade eder. Bu itibarla, gerek âyetlerde gerekse sahih hadislerde doğrudan müziği be-lirtmek üzere kullanılmış bir ifadeye rastlanmadığını söylemek mümkündür. Bundan dolayı burada, genel olarak “gınâ, tegannî” (şarkı) ve çalgı aletleri (melâhî) ile ilgili görüşlere yer verilecek, daha sonra genel bir değerlendirme yapılacaktır.Gınâ, İslâm bilginleri tarafından sıkça tartışılan ve hakkında lehte ve aleyhte çok şey söylenen konular arasında yer alır. Gerek lehte gerekse aleyhte olan grup-lar görüşlerini âyet ve hadislerle desteklemeye çalışmış-lardır. Bu konuda genel bir değerlendirme yapmadan önce lehte ve aleyhteki görüşleri ve gerekçelerini vermekte yarar vardır.Ebû Hanîfe, gınâyı mekruh görmüş ve günah saymıştır. Sonraki Hanefî bilginlerin, Ebû Hanîfe’nin “mekruh” de-diği şeylerin “harama yakın mekruh” olarak anlaşılması gerektiğini ifade ettikleri göz önüne alınınca, Ebû Hanîfe’nin, gınânın tahrîmen mekruh olduğu kanaatini taşıdığı söylenebilir. Mezhepler arasında gınâ ve çalgı aletleri karşısında en keskin tavır Hanefîler’inkidir. Hanefîler, def, mizmar gibi çalgı aletlerini dinlemenin haram ve mâsiyet olduğunu açıkça belirtmişlerdir. Hatta bazı Hanefîler, bu çalgı aletlerini dinlemenin (semâ) fâsıklık, bundan zevk almanın küfür olduğunu iddia et-mişlerdir. Hanbelî fakihlerden İbnü’l-Kayyim, Hanefî-ler’in bu konudaki dayandıkları hadisin Hz. Peygamber’e nisbetinin sahih olmadığını belirtmektedir (Kâsânî, Bedâ’i‘, V, 128-129; İbn Kayyim, İgåsetü’l-lehfân, I, 227).İmam Mâlik, gınânın hem icrasını, hem dinlenilmesini tasvip etmemiştir. Hatta satın alınan bir câriyenin şar-kıcı (muganniye) olduğunun anlaşılması durumunda, bunun iadeyi gerektiren bir ayıp sayılacağını belirtmiştir. Yine Mâlik, kendisine sorulan, “Medine ehli ne tür gınâ-ya ruhsat veriyor” şeklindeki soruya bunu, bizde fâsıklar yapar” cevabını vermiştir (İbn Kayyim, İgåsetü’l-lehfân, I, 227). Bununla birlikte, gınâ konu-sunda en ılımlı görüşün Medineli bilginlere ait olduğu bilinmektedir.Şâfiî, “Gınâ, bâtıla benzeyen mekruh bir eğlencedir. Bunu çok yapan sefih sayılır ve şahitliği reddedilir” demiştir (Gazzâlî, İhyâ, II, 267). Sonraki Şâfiî bilgin-lerin büyük çoğunluğu ise gınânın haram olduğunu belirt-mişler ve Şâfiî’ye nisbet edilen “gınânın mubahlığı” yolundaki görüşü doğru kabul etmemişlerdir. Bunda yaşa-dıkları dönemin etkilerini aramak yanlış olmaz. Şâfiî âlimlerden Şîrâzî, hiçbir görüş ayrılığı zikretmeden haram bir menfaati içeren icâre akdinin sahih olmayaca-ğını belirtmiş ve bunlar arasında şarap taşıma ile bir-likte gınâ ve mizmarı da saymıştır (Şîrâzî, et-Tenbîh, s. 123).Ahmed b. Hanbel de kendisine gınânın hükmü soruldu-ğunda “Gınâ kalpte nifakı yeşertir, ben hoşlanmam” diye cevap vermiştir (İbn Kayyim, İgåsetü’l-lehfân, I, 229).Aşağıda, gınânın aleyhinde olanların dayandıkları belli başlı âyet ve hadisler zikredilerek, bunların bu konuda dayanak olmaya elverişli olup olmadıkları tartı-şılacaktır.1. “Bazı insanlar, Allah’ın yolunu (âyetlerini) alay ko-nusu yaparak halkı sinsice Allah’ın yolundan saptırmak için ‘söz eğlencesi’ni satın alırlar. Küçük düşürücü azap işte bunlar içindir” (Lokmân 31/6).Âyette geçen “söz eğlencesi veya sözlü eğlence” (lehve’l-hadîs) ifadesinin yorumuyla ilgili olarak müfes-sirler iki hususa işaret etmişlerdir. Birincisi; âyette geçen “lehve’l-hadîs”, masal, asılsız sözler ve hurafe-ler anlatmak demektir. Âyetin nüzûl sebebi olarak nakle-dilen şu rivayet bu yorumu desteklemektedir. Nadr b. Hâris ismindeki biri, Fars memleketlerine ticaret için gittiği sırada orada Acem kitaplarını satın alarak Kureyşliler’e anlatır ve “Muhammed size Âd ve Semûd kav-minin hikâyelerini anlatıyor. Ben ise Rüstem’in, Behlûl’ün efsanelerini, kisrâların ve Hîre krallarının hikâyelerini anlatıyorum” der ve insanları Kur’an’ı din-lemekten alıkoymaya çalışırdı. İşte âyet bu kişi hakkın-da nâzil olmuştur.Lehve’l-hadîs için getirilen ikinci yorum ise gınâ ve müziktir. Bu yorumun hareket noktası yine aynı şahsın Fars memleketlerinden şarkıcı kadınlar getirmek suretiy-le insanları Hz. Peygamber’in etrafından uzaklaştırmaya çalışmasıdır. Anlatıldığına göre, bu kişi güzel bir şar-kıcı câriye satın almıştı. Birinin müslüman olacağını duyduğu zaman onu alıp câriyesinin yanına getirir ve câriyesine “Hadi buna yedir içir, şarkı söyleyip gönlünü eğlendir” der ve bu suretle onu eğlendirdikten sonra “Gördün ya! Bu, Muhammed’in çağırdığı namaz ve oruçtan, onunla birlikte savaşmaktan daha iyi değil mi?” derdi (Hak Dini Kur’an Dili, VI, 3838-3839).Rivayetlerin değerlendirilmesi sonucunda ve anlatılmak istenen mesaj açısından birinci yorum daha isabetli gö-zükmektedir. Hangi rivayet alınırsa alınsın, âyette ten-kit edilen husus “Kur’an’dan uzaklaşma” keyfiyetidir. Bu açıdan bakıldığında, müzik ile geçmiş kavimlerin hikâye-lerini okumak arasında fark yoktur. Daha doğrusu Kur’an’dan yüz çevirmeyi ve uzaklaşmayı sonuçlayan her şey aynı hükümdedir. Hatta, Gazzâlî’nin de belirttiği gibi, insanları Allah’ın yolundan saptırmak için Kur’an okumak bile haramdır (Gazzâlî, İhyâ, II, 282).2. “Siz, ağlayacak yerde dudak bükerek ve istihza ile gülerek bu söze mi (Kur’an’a mı) hayret ediyorsunuz!” (en-Necm 53/59-61).Nakledildiğine göre, İbn Abbas âyette geçen ve “dudak bükerek” şeklinde tercümesi verilen “semed” lafzının Himyerîce’de “gınâ” anlamında olduğunu belirtmiştir. Gazzâlî, bu açıklamadan hareketle gınânın yasaklandığı sonucunun çıkarılamayacağını, aksi takdirde âyette geçen ve kınanan diğer fiillerin de aynı şekilde yasak olması gerekeceğini ifade etmiştir. Âyette geçen “sâmidûn” ke-limesi “şarkı söyleyenler” olarak anlaşılsa bile, bura-dan hareketle gınânın haramlığı sonucu çıkarılamaz. Çün-kü, normalde gülme haram olmadığı halde Kur’an’ı hafife alarak gülme nasıl haramsa, aynı şekilde Kur’an’ı hafife alan gınâ (şarkı) ve şiir de haramdır. Nitekim, “Şairlere ancak azıtmışlar uyar” (eş-Şuarâ 26/224) âyetinde kastedi-len, kâfirlerin şairleridir. Yoksa bu âyetten hareketle bizzat şiirin haramlığı sonucuna varılamaz (İhyâ, II, 282; krş. İbn Kayyim, İgåsetü’l-lehfân, I, 258).Müzik karşıtlarının dayandıkları hadislerin başında “Ümmetim içerisinde gayri meşrû ilişkiyi, ipeği, şarap ve meâzifi helâl sayan bir grup olacaktır” (Buhârî, “Eşribe”, 6) meâlindeki hadis gelir.Bazı âlimler, hadiste geçen “meâzif” kelimesini, bütün eğlence (lehv) aletleri olarak açıklarken, bazıları melâhî ile meâzif arasında bir ayırım yaparak melâhîyi el ile vurulan çalgı aletleri, meâzifi de ağız ile (üf-lenerek) çalınan çalgılar olarak açıklamışlardır. İbn Hazm gibi bazı muhaddisler ise bu hadisin senedinin münkatı‘ olduğunu belirtmişlerdir.Diğer bir hadis, “Allah (içki meclislerinde erkeklere) şarkı söyleyen câriyelerin satılmasını, ücretini haram kıl-mıştır” hadisidir.Gazzâlî, yabancı kadının fâsıklara ve fitnesinden korkulan kişilere şarkı okumasının haram olduğunu be-lirtmekle beraber, bu hadisten hareketle câriyenin kendi sahibine şarkı okumasının, hatta fitne olmaması durumun-da başka erkeklere şarkı okumasının haramlığı hükmü çı-karılamayacağını ifade etmiş ve bu görüşüne, Hz. Peygamber’in bulunduğu bir sırada iki câriyenin Hz. Âişe’nin evinde şarkı okumasını delil göstermiştir (İhyâ, II, 282).Hadis uzmanlarından Irâký, Taberânî’nin Evsat’ta ri-vayet ettiği bu hadisin zayıf olduğunu; Beyhaký de bu hadisin mahfuz olmadığını belirtmiştir.Müziğin lehinde olanların gerekçeleri ise şunlardır: Gazzâlî, İhyâü ulûmi’d-dîn isimli eserinde, “Müzik Dinle-menin (semâ) Mubahlığının Delili” başlığı altında söze şöyle başlar: “Müzik dinlemek haramdır demek, Allah mü-zik dinleyen kişileri cezalandıracaktır demektir. Bu ise, sırf akılla bilinebilecek bir husus değildir. Öyleyse, bu konuda naslara ve bu nasların ışığında yapı-lan kıyaslara başvurmak gereklidir. Eğer bu konuda nas ve nassa kıyas yoluyla ulaşılan doğru bir sonuçlama yok-sa, müzik dinlemenin haramlığı iddiası boşa çıkmış o-lur”. Gazzâlî daha sonra, ölçülü olsun veya olmasın, güzel sesi dinleme, müziğin dinleyici üzerinde bıraktığı etki ve dinleyici ile ilgili hususları uzun uzadıya a-çıkladıktan sonra mûsikinin mubah olduğunu belirtir, karşı görüşte olanların gerekçelerini tek tek ele alarak cevaplandırmaya çalışır (Gazzâlî, İhyâ, II, 268-284).Gınâ konusunda Mâlikî bilgin İbnü’l-Arabî’nin değerlen-dirmesi de şöyledir: Gınâ, âlimlerin çoğuna göre gönülle-ri coşturan bir eğlence olup, gerek Kur’an’da gerekse Sünnet’te bunun haramlığına dair bir delil yoktur. Hatta sahih bir hadiste, gınânın mubah olduğuna delil vardır. Bu rivayete göre Hz. Ebû Bekir, bir defasında Hz. Âişe’nin evine girip orada iki câriyenin şarkı söylemekte olduğunu görünce “Allah’ın Resulü’nün evinde şeytanın mizmarı ha!” diye çıkışmıştı. Hz. Peygamber ise, “Onlara ilişme ey Ebû Bekir! Bugün bayram günüdür” (İbn Mâce, “Ni-kâh”, 21) demiştir. Eğer müzik haram olsaydı Resûlullah’ın evinde icra edilmezdi. Hz. Ebû Bekir, görünen duruma na-zaran buna karşı çıkmış, Hz. Peygamber ise, gönüllerin dinlendirilmesi hususunda yumuşaklık ve ruhsat gözeterek onlara ilişmemiştir. Çünkü her gönül, sürekli olarak cid-diyeti taşıyamaz. Resûl-i Ekrem’in, müziğin serbestliğini “bayram günü” ile illetlendirmesi ise, bunun sürekli ola-rak yapılmasının mekruh olduğunu, fakat bayram, düğün gi-bi sebeplerle buna ruhsat verileceğini göstermektedir. Bu itibarla, müziğin haramlığı konusunda rivayet edilen bü-tün hadisler sened ve yorum bakımından bâtıl olduğu gibi, bu konuda getirilen âyet yorumları da bâtıldır (İbnü’l-Arabî, Ahkâmü’l-Kur’ân, III, 1053-1054).Mâlikî fakihi İbnü’l-Arabî, “Bir kısım insanlar lehve’l-hadîsi satın alıyorlar...” (Lokmân 31/6) âyetini tefsir ederken, burada geçen lehve’l-hadîsi gınâ olarak yorumlayanların bulunduğunu belirtip bu konuda rivayet edilen hadisleri sıraladıktan sonra bu yorumun ve riva-yet edilen hadislerin de sahih olmadığını ifade etmekte-dir (Ahkâmü’l-Kur’ân, III, 1493-1494; IV, 1950).Zühaylî, bazı Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî âlimlerin, gınânın kerahetsiz mubah olduğu görüşünde olduklarını ve bu görüşün üstün ve genelde tercih edilen görüş olduğunu ifade etmektedir (Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhü’l-İslâmî ve edilletühû, III, 573).Yine çağdaş Mısırlı aydınlardan gazeteci -merhum- Mu-hammed el-Gazzâlî, tartışmalara yol açan -Türkçe’ye de çevirilmiş bulunan- es-Sünnetü’n-nebeviyye beyne ehli’l-fıkh ve ehli’l-hadîs adlı kitabında şâban ayının orta gecesi hakkındaki hadislerin, müziğin haramlığı hakkın-daki hadislerden daha kuvvetli olduğunu söyler ve bu konuda İbn Hazm’ın görüşlerine yer vererek şu açıklamada bulunur: İbn Hazm der ki: Satranç, mezâmir, ud, meâzif ve tanburun satımı helâldir. Bunları kıran tazmin etmek-le yükümlüdür. Aynı şekilde şarkıcı câriyelerin alınıp satılması da helâldir. İbn Hazm’ın bu konudaki delili, eşyanın asıl itibariyle mubahlığını gösteren “Yeryüzündeki her şeyi sizin için yaratan O’dur” (el-Bakara 2/29), “Size haram kıldıklarını sayıp dökmüştür” (el-En‘âm 6/119) ve “Allah alım satımı helâl kıldı” (el-Bakara 2/275) âyet-leridir. İbn Hazm, bunların satımının haram olduğu görü-şünde olanların ise, sahih olmayan veya sahih olsa bile hüccet teşkil etmeyen rivayetlere dayandıklarını belir-tir. Başka bir yerde İbn Hazm, müziğin haramlığı konu-sundaki rivayetlerin hepsinin uydurma olduğunu söylemektedir. Allah, daha çok ciddiyete yardımcı olsun diye, herhangi bir oyunla nefsini rahatlatan kimseyi kınama-mıştır. Ameller niyetlere göredir. Bir müslümanın bir bahçeyi seyretmesi veya gezinmesinde bir sakınca yoktur. Doğrusu, müzik sözdür. Sözün de güzeli güzel, çirkini çirkindir. Günah içerikli şarkılar olabileceği gibi, anlamı ve edası güzel dinî, askerî veya duygusal şarkı-lar da vardır. Şâtıbî’nin el-İ‘tisâm’da anlattığına gö-re, Hz. Ömer’e bir grup insan gelerek, imamlarının nama-zı bitirdikten sonra teganni ettiğini söyleyip şikâyette bulunurlar. Neticede Ömer adamın yanına gider. Kendisi hakkında iyi olmayan şeyler duyduğunu söyler. Adam, şu şarkıyı mırıldanıyorum deyince, şarkının sözlerini beğe-nen Ömer, “Böyle olduktan sonra isteyen şarkı söylesin” der (Muhammed el-Gazzâlî, es-Sünnetü’n-nebeviyye beyne eh-li’l-fıkh ve ehli’l-hadîs, s. 86).Bütün bu anlatılanlardan şöyle bir sonuç çıkarılması mümkündür. Müzik, İslâm bilginleri tarafından çokça tar-tışılan ve hakkında lehte ve aleyhte çok şey söylenen konular arasında yer alır. Müziğin lehinde ve aleyhinde öne sürülen gerekçeler birlikte düşünüldüğünde müziğin mutlak olarak yasaklanmadığı, aksine mubah bırakıldığı sonucuna ulaşılır. Gerçekten de elde Kur’an ve Sünnet’te müzik dinlemenin haram olduğunu ve müzik dinleyenlerin günahkâr olacağını ispata yetecek malzeme bulunmadığı açıkça görülmektedir. Ancak, diğer mubahlar gibi müziğin de haramın işlenmesine vesile yapılmasına karşı çıkıl-mıştır. Bu itibarla içinde isyan, küfür veya İslâm’ın hoş karşılamadığı sözler bulunan yahut cinsel tahrik, müstehcenlik gibi dinimizce hoş görülmeyen şeylere yol açan müziğin söylenmesi ve dinlenilmesi kesinlikle uygun değildir. Bununla birlikte müzik konusunu gerek önceki devirlerde gerekse zamanımızda bir tercih ve takvâ mese-lesi olarak değerlendirenler de bulunagelmiştir. Bunla-rın saygıyla karşılanması gerektiği gibi, müzik dinleme-yi bir eğlence unsuru olarak görenlerin de hoş karşılanması gerekir.Müziğin bir tedavi aracı olduğunu keşfetmiş bir kül-türün vârisleri olarak, yeterli delil ve gerekçe olmadı-ğı halde, vaktiyle birtakım sosyolojik gerekçe ve amaç-larla verilen hükümleri içeriğinden mahrum bir şekilde günümüze taşımak veya yanlış değerlendirmelerde bulunmak suretiyle bu doğal ilâçtan insanları mahrum etmek isa-betli bir bakış açısı olarak gözükmüyor.Son olarak kimi çevrelerde gündeme getirilen ve tar-tışılan İslâmî müzik-gayri İslâmî müzik ayırımına ve gayri İslâmî müzik yapılan müzik aletleriyle, İslâmî müzik üretmenin câiz olup olmadığı konusuna değinmek uygun olacaktır. Hemen belirtilmelidir ki, gerek müzi-ğin, gerekse müzik aletlerinin İslâmî-gayri İslâmî şek-lindeki kategorik ayırımı isabetli görülemez. Bunun ye-rine, halk müziği, sanat müziği gibi tür ayırımlarına benzer şekilde, belki, cami müziği/mûsikisi, tekke müzi-ği, kilise müziği gibi tür bildiren isimlendirmeler ya-pılabilir. Böyle bir yaklaşım ne kadar işin mahiyetine uygunsa, din merkezli ayırımlar o kadar yapaydır. Müzik sözlerinin İslâmî ilkelere aykırılık içeren, içermeyen şeklindeki ayırımı bir ölçüde mâkul karşılansa bile, içinde besmele, tekbir, cihad, peygamber gibi kavram ve sözcükler geçenleri İslâmî, böyle olmayanları gayri İslâmî saymak doğru değildir. Diğer birçok sanat dalı gibi, müzik de önce yerel/millî, sonra evrenseldir. Hal böyle olunca İslâmî-gayri İslâmî müzik aletlerinden de-ğil, -çünkü müzik aletinin müslümanı gavuru olmaz- asır-lar içinde zenginleşen ve gelişen millî kültürümüzden gelen, bize ait olan müzik aletlerinden bahsedebiliriz. Elbette ki her türlü müzik üretiminde çoğunlukla bizim olan, bize mal edilen müzik aletlerinin kullanılması uygundur, fakat bu dinî hassasiyet değil millî hassasiyet gereğidir.Oyun ve Şarkı-Türkü Bulunan Bir Yemek Davetine Git-mek. Meşrû içerikli oyun ve müziğin bulunduğu toplantı-lara ve davetlere katılmanın yasaklanmış bir husus olma-dığını yukarıdan beri yapılan değerlendirmeler göster-mektedir.Esas itibariyle, bir takvâ konusu olarak değerlendi-rilmesi mümkün olan müzikli, eğlenceli toplantılara ka-tılma meselesine önceki âlimler, değişik bakış açıların-dan yaklaşmışlardır. Kitaplarda sıklıkla yer alan bir görüşe göre, İslâmî ölçülerle bağdaşmayacak ölçüde şar-kılı türkülü ve eğlenceli bir yemeğe veya toplantıya davet edilen bir kimse, eğer bu münkerin işlenmesine engel olabileceğini kestiriyorsa, davete icâbet edip toplantıya katılması uygun olur. Engel olamayacaksa di-nî, ahlâkî, sosyal fayda-zarar açısından katılma ile katılmama arasındaki etki ve sonuç farkını göz önüne alarak karar verir ve ona göre davranır.İslâmî ölçülere aykırı eğlence olduğunu önceden bil-meksizin bir davete gidilmiş ise, oturup yiyip içmede sakınca görülmemiştir. Ebû Hanîfe, bir defasında bu du-rumla karşılaştığını ve böyle davrandığını arkadaşlarına anlatmıştır (Kâsânî, Bedâ’i‘, V, 128).Bütün bu davranışlarda bulunurken, iyi niyet beslemek ve dinin hafife alınmasına yol açmamak esastır. Ayrıca toplumun her kesimiyle belirli ölçülerde irtibat halinde bulunmak hem tebliğ, hem de toplumsal bütünleşmenin ve kaynaşmanın sağlanması açısından gereklidir.Müzik ve Eğlence Araçlarının Satımı. Müzik ve eğlence araçlarının satımı konusunda Hanefî imamların yaklaşım-ları birbirinden farklıdır. Ebû Hanîfe, barbıt, davul, mizmar ve def gibi melâhî aletlerinin satımını mekruh saymakla birlikte câiz görmüştür. Ebû Yûsuf ve Muhammed, bu tür aletlerin oyun-eğlence için hazırlanmış, günah ve fesad için yapılmış olduğunu, dolayısıyla hukuken mal hükmünde bulunmadığını ileri sürerek melâhî aletlerinin satımının bâtıl olacağını söylemişlerdir. Ebû Hanîfe bunların mal hükmünde tutulacağından hareketle bu alet-leri kıranların tazmin etmek durumunda kalacaklarını ifade etmiş, Ebû Yûsuf ve Muhammed bu durumda tazmin sorumluluğu getirmemişlerdir.Şâfiîler, yapılan bir alım satım akdinin geçerli ola-bilmesi için, satılan şeyin “yararlanılabilir” olmasını şart koştukları için ve müzik aletlerinden elde edilen yararı da dinen yok saydıkları için, oyun-eğlence alet-lerinin konu edildiği alım satımları bâtıl kabul etmiş-lerdir.Dikkat edilirse İslâm dini sanat, resim, spor ve eğ-lence konularında olduğu gibi mûsiki konusunda da ayrın-tılı ve özel hüküm koymak yerine, genel ilke ve amaçları belirlemekle yetinmiştir. Bu tür faaliyetler aslen mubah görülmekle birlikte dinin temel inanç, amel ve ahlâk ilkelerine aykırı olmaması, haramların işlenmesine gö-türmemesi, başkalarının haklarını ihlâl etmemesi gibi kayıt ve şartlar aranmıştır. Şüphesiz ki bu kayıt ve şartlar, daha iyi müslüman olmamızı, daha düzenli, gü-venli ve sağlıklı bir ortamda yaşamamızı sağlamaya yöne-lik önlemlerdir. Dinin dolaylı olarak ilgilendiği ve hüküm koyduğu -mûsiki de dahil- birçok konu esasen kişi-nin kendi dinî hassasiyeti ve ölçüleri içerisinde çözü-lebilecek nitelikte konular olmakla birlikte, insanoğlu-nun kendini kontrol altında tutmasının zorluğu, insan tabiatının yasaklara temayülü, eğitimsiz kişilerin süb-jektif ölçülerinin değişkenliği gibi sebeplerle bu ve benzeri konularda birtakım objektif ölçüler getirilmesi ihtiyacı doğmuştur. Esasen İslâm bilginlerinin konuyla ilgili görüş ve tavsiyeleri de bu ihtiyacın sonucudur. |